Kocabahçe’den gelecek kuşaklara miras mektubu
Muğla Bozburun’a bağlı Kocabahçe’deydim. Karadan ulaşımı olmayan bir koyda… Geleceğe bir mektup yazıyorum… Doğmamış çocuklara, bugünün miniklerine… Şunu da bilin ki, bu mektup Türkiye’de bazı koylar halen sessizken yazıldı.

Toygun ATİLLA
Belki bir gün bu satırları okuduğunuzda Muğla Bozburun’a bağlı Kocabahçe hala aynı güzellikte kalmış olacak. Belki o ahşap iskele hala denizin üzerinde sessizce duracak.Belki tekneler hala sabahın erken saatlerinde o koyun içine usulca girecek. Belki rüzgar hala zeytin ağaçlarının arasından aynı sesle geçecek.
Belki de hiçbir şey aynı olmayacak…
Belki bugün gördüğüm o birkaç yapı büyüyecek. Belki kıyıya yenileri eklenecek. Belki o sessizlik bir gün müzik sesine, jeneratör uğultusuna, kalabalığa teslim olacak.
Bilmiyorum.
Bugün o koyda otururken, maviliklerin kıyıya vururken çıkardığı sesi dinledim.

Rüzgarın zeytin ağaçlarına dokunuşunu dinledim. Kuş seslerini dinledim.
Belki de dedim kendi kendime…
Doğa aslında hep konuşuyordu…Biz sadece onu dinlemeyi unutuyorduk. Ben bugün doğayı dinledim çocuklar…
En nihayetinde onun size söylemek istediklerine aracılık etmeye çalıştım.
İnsan bazen yalnızca yaşadığı zamanı anlatmak için yazmaz. Bazen ileride vicdanını savunabilmek için de yazar.
Bugün Kocabahçe’ye baktığımda aynı anda iki duygu hissettim.
Biri hayranlıktı. Gerçekten güzeldi.

Karadan ulaşımı olmayan bir koy…
Cam gibi bir deniz…
Taş duvarlar…
Ahşap yapılar…
İnsanın şehri unutabileceği bir sessizlik…
Tüm bunlara rağmen içimde başka bir duygu daha vardı.
Tedirginlik.
Şunu biliyordum, bu ülkede doğa çoğu zaman bir anda kaybolmamıştı…
Önce küçük bir iskele yapıldı. Sonra birkaç bungalow eklendi. Sonra “doğayla uyumlu yatırım” denildi. Sonra yollar açıldı. Elektrik geldi. Daha çok tekne geldi. Daha çok insan geldi.
Bir gün dönüp bakıldığında o koy artık eski koy değildi.
Belki siz büyüdüğünüzde Marmaris Kızılbük tartışmalarını hiç hatırlamayacaksınız.
Belki Kaz Dağları’nı… Salda’yı… Göcek koylarını… Bodrum’un nasıl değiştiğini…

Ama şunu bilmenizi isterim, bu ülkede insanlar yalnızca betonla değil, kaybettikleri duygularla da mücadele etti.
İnsan ne kadar ilerlemeli?
Doğa ne kadar korunmalı?
Bir koy ne zamana kadar koy olarak kalabilir?
Biz bunları çok tartıştık.
Ve size itiraf etmeliyim…

Ben de kendi içimde çok tartıştım. Bazen kendime “Acaba fazla mı hassasım?” diye sordum…
Sonuçta Kocabahçe’de gördüğüm şey devasa beton kuleler değildi. Bir doğa katliamı görüntüsü yoktu. Hatta ilk bakışta her şey doğayla uyumlu görünüyordu.
Sonra başka bir şey düşündüm:
İnsan doğayı yalnızca kaba şekilde bozmaz. Bazen onu severek de tüketir.
İşte en çok bundan korktum.
Çünkü sizin kuşağınız belki de bizim en büyük yanılgımızı miras alacak, biz doğayı sevdiğimizi sandık.
Oysa çoğu zaman sadece manzarasını sevdik.
Sessizliğini satın almak istedik. Koylarını özel hale getirmek istedik. Kalabalıktan kaçarken bile doğayı kendi konforumuzun parçasına çevirdik.

Sonra mu? Adına yatırım dedik.
Oysa bazı yerlerin değeri ekonomik değildir çocuklar. Bazı yerler yalnızca korunur. Ben bunu yaş aldıkça daha iyi anladım.
Ben bu ülkenin toprağına hiçbir zaman sadece toprak gibi bakamadım. Zihnimde hep Mehmet Akif’in sesi vardı: “Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı…”
Biz galiba toprağı tanımayı unuttuk.
Onu ölçmeyi öğrendik.
Fiyat biçmeyi öğrendik.
Metrekare hesabı yapmayı öğrendik.

Bir ülkenin bazı yerlerinin parayla ölçülmeyeceğini ise unuttuk.
Çünkü bu toprakların altında yalnızca taş yoktur.
Hatıra vardır. Fedakârlık vardır. Savaş vardır. Yoksulluk vardır. Uğruna toprağa düşen insanlar vardır. Şehitlerin kanı vardır…
Ben “kefensiz yatanları biliyorum” derken bunu kastediyorum. Belki bu yüzden bir koya bakarken sadece deniz görmüyorum ben.
Bir emanet görüyorum.
Sonra da, insan emanete bakarken biraz utanmalı diye düşünüyorum.
Biraz çekinmeli…
Biraz geri durmalı…
Her şeyi yapabiliyor olmanın her şeyi yapma hakkı vermediğini bilmeli…
Belki bazı koylara daha az insan gitmeli.

Belki bazı yerlere hiç otel yapılmamalı.
Belki bazı sessizlikler para kazandırmasa bile korunmalı.
Biliyorum ki, bir ülke doğasını kaybettiğinde sadece ağaç kaybetmez.
Karakterini kaybeder.
Sessizliğini kaybeder.

Gökyüzünü ışık olmadan görebilme ihtimalini kaybeder.
Denizin kıyısında hiçbir müzik olmadan oturabilme duygusunu kaybeder.
Belki de en kötüsü…
İnsan utanma duygusunu kaybeder.
Eğer bir gün bu ülkenin bütün güzel koyları yalnızca parası olan insanların ulaşabildiği özel alanlara dönüşürse…
Bilin ki biz doğayı kaybetmeden önce vicdanımızı kaybetmişizdir.

Ben bugün Kocabahçe’de bunları düşündüm çocuklar… Bir ülkeyi sevmek bazen ona daha fazla şey yapmak değildir.
Bazen bazı yerlerine dokunmamayı bilmektir.
Kocabahçe / Bozburun
Mayıs 2026
Ben bu satırları, denizin halen turkuaz, rüzgarın zeytin koktuğu bir Türkiye’den yazdım.
O emaneti size bıraktım çocuklar…
patronlardunyasi.com















