Spor


Halil KASAPOĞLU 

Paraguay maçını kaybedeceğimize zerre ihtimal vermiyordum.

#video_9741990#

Geçtiğimiz hafta Avustralya maçı öncesinde Patronlar Dünyası Genel Yayın Yönetmeni Toygun Atilla ile konuşuyorduk.
“Avustralya’yı yenemeyiz.” dedi.
“Yeneriz” dedim.
“Bu gruptan da çıkacağımızı düşünmüyorum.” diye devam etti.
“Bu gruptan çıkamayacaksak hangi gruptan çıkacağız?” diye cevap verdim.
Günün sonunda haklı çıkan o oldu.
Ben ise tahminlerimi yaparken duygusal davranmıştım.
Açıkçası 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası sahnesine çıkmışken, üstelik kağıt üzerinde dişimize göre görünen bir gruba düşmüşken, bu turnuvaya ikinci maç sonunda veda edeceğimiz ihtimalini zihnim kabul etmemişti.
Dün San Jose'de yalnızca turnuvaya veda etmedik.
Rahatsız edici bir gerçekle yeniden yüzleştik.

KALİTE DEĞİL KARAKTER 

Yedi milyon nüfuslu Paraguay'a 1-0 mağlup olarak, 24 yıl aradan sonra katıldığımız Dünya Kupası'na son grup maçına çıkmadan veda ettik.
Üstelik rakibimizin yaklaşık 60 dakika boyunca 10 kişi oynadığı bir maçın ardından…
Daha da vahimi, 48 takımlı yeni formatta gruplardan 32 takımın çıkacağı bir turnuvada, son grup maçına herhangi bir umut taşımayı bile başaramadık.
Grubun en heyecanlı maçı olarak görülen ABD-Türkiye karşılaşması artık formaliteden ibaret.
Bu tabloyu yalnızca teknik-taktik tercihlerle açıklamaya çalışmanın bizi gerçeklerden uzaklaştıracağını düşünüyorum.
Elbette sahaya forvetsiz çıkılması, oyuncu tercihleri, yapılan değişiklikler ya da oyun planı tartışılabilir. Ancak bazı mağlubiyetler vardır ki açıklamayı dizilişlerde ya da kadro tercihlerinde aramak büyük resmi görmenizi engeller.
64. saniyede konsantrasyon eksikliğiyle yediğimiz golü ve sahaya yansıyan ruh halini irdelemek gerekiyor.
Takım, kötü oynayabilir…
Gününde olmayabilir...
Kapalı savunmaları açmakta zorlanabilir…
Fakat rakibinin maçın üçte ikisi boyunca on kişi oynadığı bir karşılaşmada gol dahi bulamamak, bu seviyeler için futbolun doğal dinamikleriyle açıklanabilecek bir durum değil.
Paraguay'ın teknik kapasitesi ve oyuncu kalitesi bizden üstün değildi.
Ancak sahada bizim sahip olmadığımız şeylere sahiplerdi:
Direnç, kararlılık ve mücadele azmi…
On kişi kaldıktan sonra birçok pozisyonda adeta duvar oldular. Her topa aynı iştahla koştular.
Her müdahaleyi son müdahaleleriymiş gibi yaptılar.
Maçların sonucunda sadece takımların kalitesi değil, ortaya koydukları karakter de belirleyicidir.
Dün San Jose'de kaliteden çok iki takımın ortaya koyduğu karakterin mücadelesi vardı.

İFRAT VE TEFRİT

Bu benim milli takımımızı yerinde takip ettiğim dördüncü büyük turnuva.
2016, 2020 ve 2024 Avrupa Şampiyonaları'nın ardından şimdi de Dünya Kupası.
İlginç olan şu ki turnuvalar değişiyor, oyuncular değişiyor, teknik adamlar değişiyor; fakat Türkiye'nin büyük turnuvalar öncesindeki ve sonrasındaki ruh hali hiç değişmiyor.
Her organizasyon öncesinde milli takımın en iyi jenerasyonlarından birine sahip olduğumuzu konuşuyoruz.
Gizli favori olduğumuz söyleniyor.
Final senaryoları kuruluyor.
Kupaya uzanma ihtimalleri tartışılıyor.
Envaiçeşit reklam filmleri çekiliyor.
Milli takım marşı yapmak için herkes sıraya giriyor.
Yüzlerce arabalık şaşaalı konvoylar yapılıyor.
Fakat işler kötü gitmeye başladığında bu kez diğer uca savruluyoruz.
Bir anda herkes başarısız ilan ediliyor.
Bir anda her şey değersizleşiyor.
Sanki başarı ile başarısızlık arasında hiçbir ton yokmuş gibi...
Bu yalnızca Türk futbolunun değil, Türk insanının da en karakteristik özelliklerinden biri.
Her konuda olduğu gibi futbolda da uçlarda yaşamayı seviyoruz.
Ya ifrat ya tefrit.

2020'NİN HAYALETİ 

Bu turnuva performansı bana 2020 Avrupa Şampiyonası'nı hatırlatıyor.
O turnuvaya da büyük umutlarla gitmiştik.
Açılış maçında İtalya'ya kaybettik.
Ardından Galler mağlubiyeti geldi.
İlk isabetli şutumuzu ancak üçüncü grup karşılaşmasının ikinci yarısında İsviçre karşısında çekebilmiştik.
Bugün yaşadığımız hayal kırıklığının tonu da çok benzer.
Kağıt üzerinde bakıldığında ne Paraguay ne de Avustralya, Dünya Kupası'nın korkulacak takımları arasında yer almıyor.
Ama burası Dünya Kupası.
Her takım ülkesinin bayrağının hakkını vermek için sahaya çıkıyor.
Bu seviyede konsantrasyon eksikliğinin telafisi yok.
Ülkelerin nüfusları, ekonomik güçleri ya da oyuncularının piyasa değerleri değil; sahaya çıkan oyuncuların ortaya koyduğu mücadele belirleyici oluyor.
Turnuvaların Görünmeyen Tarafı
Kulüp futboluyla milli takım turnuvaları arasında çok büyük bir fark var.
Turnuva, kamp demek.
Uzun yolculuklar demek.
Farklı iklimler demek.
Kapalı bir yaşam alanı demek.
Sürekli aynı insanlarla geçirilen haftalar demek.
Artan baskı, milyonların beklentisini sırtında taşımak demek.
Kısacası turnuva yalnızca teknik ve taktikten ibaret değil.
Aynı zamanda psikoloji yönetimi gerektiriyor.
Bu nedenle büyük turnuvalarda teknik direktörlere çok daha büyük bir görev düşüyor.
Aynı zamanda bir grup psikoloğu ve kriz yöneticisi gibi davranmaları gerekiyor.
Avustralya maçından sonra gelen eleştiriler üzerine bu eleştirileri yapanlardan daha Türk olduğunu söyleyen Montella, maalesef ne saha içini ne de saha dışını yönetebildi.
Eleştiriler her zaman vardı, yine olacak.
Böyle dönemlerde yapılması gereken kamuoyuyla hesaplaşmak değil, oyuncuları dış gürültüden koruyup sahaya odaklanmalarını sağlayabilmektir.
Fatih Terim’in de Avustralya maçının ardından ifade ettiği gibi böyle zamanlar hesaplaşma değil, birlik olma zamanıdır.


 
SON MAÇA KALAMAYAN UMUTLAR

Turnuvadan elenmemiz hepimiz için büyük bir hayal kırıklığı.
Benim için asıl hayal kırıklığı ise umutları son maça dahi taşıyamamak.
24 yıl boyunca Dünya Kupası özlemi çeken insanlar milli takım için binlerce kilometre yol kat etti.
Aylarca planlar yaptı, hayaller kurdu.
Geldiğimiz noktada ise insanların son maçı izleme hevesi dahi kalmadı.
Katılmak için 24 yıl sabırla beklediğimiz bir organizasyonda, üstelik 48 takımlı ve 32 takımın üst tura çıktığı bir formatta, son grup maçına dahi çıkamadan turnuvaya veda etmek bize yakışmadı.
Şimdi rasyonel bir şekilde şapkaları önümüze koyup muhasebe yapma zamanı.
Henüz sahaya çıkmadan kendimizi favoriler arasına yazmayı, daha ilk düdük çalmadan final senaryoları kurmayı ve yolun başındayken sonuna gelmiş gibi düşünmeyi bıraktığımız gün, belki de gerçekten yol almaya başlayacağız.

patronlardunyasi.com